TRANS

TRANS

Okuma süresi: 16 dakika

 

BÖLÜM 1

Gecenin siyahına bak, her şeyi nasıl da örtüyor. Tüm kötülükleri, savaşları, acımasızlıkları, yü­reği yananları da örtüyor mu? Her gün aynı ge­ceye bakıp aynı sabaha uyanmak her şeyin aynı olduğu bu dünyada ne kadar da sıradan böyle. Yakında gü­neş doğacak, açacak mı herkesin üstünü? Gösterecek mi tüm yapılan kötülükleri, görmezlikten gelmeleri?

Her şeyin bitmesi gibi sen de bittin şimdi. Neredey­se sabah olmuş. Erken kalkıp işe gitmem gerek. Yal­nızlığın kötü yanı da bu ya; sana en yakın olanla he­men konuşmaya başlarsın, sigara olsan bile.

Bu alarm da neden böyle yüksek sesle çalar hep? Sıkıldım, değişiklik istiyorum. Her şey neden aynı, ne­den herkes aynı? Aynı yüzler… Her gün aynı şeyler… Yine açacağım gözlerimi yeni güne. Yeniden bakaca­ğım aynaya; yalnızlığımla yüzleşeceğim. Hiç konuş­madan, dudaklarımdan tek kelime dahi çıkmadan hep yaptığım gibi hazırlanıp çakacağım evden.

Bugün hava yağmurlu. Şemsiyemi alsam iyi olacak. Neredeyse her yere yürüyerek giderim, bugün de ay­nısını yapacağım. Zaten şemsiyeler bir kişi için yapıl­madı mı? Ben de onu uyguluyorum. Sahip olduğum her şey tek kişilik.

Evden dışarı adımımı attığım anda kapımın önün­de biriken suya bastım farkında olmadan. Yeni pan­tolonumu ıslattı ve o anda üstümden geçen irice bir martı gözüme takıldı. Ben de diyordum kendi kendi­me: Kuş olsam uçsam, gidebilsem istediğim yere, gön­lüm nereye isterse.

Ulan, kuş bile sıçmıyor üstüme! Kuşun pisliği bile sıyırdı beni. “Üstüne gelmesi şans” derler ama üstü­me gelmediği için mi şanslıyım acaba? Bu hayat beni hep sıyırmıştır zaten. Tüm güzel şeyler teğet geçmiş­tir beni. Şu diğer insanlara bak; nasıl oluyor da böyle mutlu olmayı becerebiliyorlar? Yoksa birer maskeyle mi dolaşıyorlar etrafta?

“Hey Ferdi, bekle!” dedi hayallerimin kadını.

Aslında ben hep beklerim onu, her gün ona uya­nırım ama bilmez o, pek de umursamaz beni. Neden seslendi bana?

“Hadi Büşra, işe geç kalmak istemem,” dedim biraz sert bir dille, o hızla bana yaklaşırken.

Büşra çok farklı biri benim için. O uzun siyah saçla­rının ucu tıpkı sakin bir günde plaja vuran küçük dal­galar gibi. Hele o kahverengi gözleri yok mu? Bana bir bakıyor, dünya dönmeyi bırakıyor o an, her şey duru­yor, zaman duruyor, akan sular duruyor, tüm dünya karalığa boğuluyor da geriye bir tek onun gözleri ka­lıyor. Seni burada yılarca bekleyebilirim. Açılamıyo­rum sana, duygularımı ifade edemiyorum. Gözlerine bakınca konuşamıyorum ama açılacağım bugün. Evet, evet, şimdi konuşmalıyım.

“Nasılsın Büşra?” dedim gayet yumuşak, titrek bir ses tonuyla.

“Asıl sen nasılsın doğum günü çocuğu? Nice yılla­ra!” dedi gülen gözlerle.

İçimden bir şey kopmuştu sanki o an. Beni hatırla­mıştı. Bekli de önemsiyordu beni. Bana bu denli sıcak, sevecen davranan tek kişiydi bu dünyada.

“Hatırladın demek. Kimse hatırlamaz da.”

“Evet, tabii ki hatırladım. Sen benim için özelsin. Kaç yaşına girdin bakalım.”

“Otuz üç oldum,” dedim. Gülümsedim. Biraz daha yaklaştım ona.

“Hadi ben kaçtım Ferdi. İşe geç kalmak istemem. Tekrar görüşürüz,” dedi ve hızlı hızlı yürüyerek uzak­laştı benden, hayallerimden, gözlerimden.

Yine konuşamadım. Hep böyle oluyor. Her geçen gün daha çok geç kalmış oluyorum. Neden konuşa­mıyorum onunla? Konuşurken cümle kurmakta zor­lanıyorum. Sanki bildiğim bütün harfleri, kelimeleri unutuyorum.

Hızlı adımlarla yürüyerek işime yetiştim. Monoton iş arkadaşlarım monoton hayatlarına kaldıkları yer­den devam ediyordu. Geldiğimi fark etmediler bile.

“Günaydın arkadaşlar,” dedim hepsine birden yük­sek sesle. Bağırmış da olabilirim ve birçoğu duymadı bile; her gün olduğu gibi.

Sıkıcı bir gün daha başlasın. Monoton hayatım, mo­noton işim, merhaba!

Zaman da geçmek bilmiyor. Hadi akşam, ol artık. Masamda imzalanması gereken az sayıda evrak du­ruyordu. Birkaç parça evrakı elime aldıktan sonra ek­meğimizi, suyumuzu, maaşımızı veren, buradaki çoğu kişinin birazcık daha fazla para kazanmak için nere­deyse altına yatacağı patronumuza; büyük insan, çalı­şanların gözünde neredeyse bir peygamber olan Furkan Bey Hazretleri’ne götürmem gerek. Acaba onun gibi patron olsam bana da saygı duyarlar mıydı?

Furkan Bey’in odasının önüne geldim. Kapısını üç kere çaldıktan sonra içeri girmemi söyledi hazret sert bir üslupla. Biliyordu çünkü çalışanlardan biriydi ka­pısını çalan. Birçok kez bizi “Sizden biri geldiğinde ka­pımı üç kez çalsın!” diye tembihlemişti.

“Buyurun Furkan Bey, bunlar evraklar,” dedim, çok ince işçilikle yapıldığı belli olan ve çok pahalı görünen iki tablonun önündeki masasında koca göbeğiyle, öy­lece, heybetli şekilde oturan Furkan Bey’e.

“Ahhh başım! Ferdi, ne yapıyorsun? Bunlar ne?”

“Efendim, bu evrakları imzalamanız gerekiyor. Siz iyi misiniz?”

“İyi sayılırım. Başım ağrıyor sadece. Dün akşam iç­kiyi biraz abarttım sanırım. Bana bir kahve söyle de şu evrak işine bir bakayım. Hadi, oyalanma!”

Bu da hep böyle yapıyor. Ben senin yardımcın veya başka bir şey değilim! Sadece sen patronumsun, ben de çalışanınım! Bu böyle olmamalı. Bunu da konuş­malıyım ama nasıl konuşacağım? Bu kadar pısırık, si­lik bir insan olursam böyle olur işte! Hayatım da ka­rakterimle doğru orantılı gidiyor aslında. Sıkıcı bir iş, yalnız yaşıyorum, arkadaşım da yok gibi işte. Yaşıyor muyum? Bu dünyadaki görevim ne? Ne katıyo­rum bu dünyaya? Dünyanın benim yaşadığımdan ha­beri var mı?

Neyse ki akşam oldu ve çıkış vakti geldi. Yağmur durmuş, yürüyeceğim.

Eve giderken, yolumun üzerindeki, laciverte çalan mat tentesiyle hep dikkatimi çeken Mavi Su isimli kafe yine gözüme ilişti. İçeri girip bir kahve içeyim, dedim kendime. İşte yine oldu, hep oluyor; konuşacak kim­sesi olmayınca kendi kendine konuşur durursun.

Kafeye girip hemen sağ tarafta, yolun kenarında olan iki sandalyeli boş masaya oturdum.

Garson yanıma geldi. “Ne istersin?” diye sordu ka­baca.

“Bir sade kahve alacağım,” dedim ve beklemeye baş­ladım. Yoldan geçen insanları izliyordum. Kimse kimse­nin farkında değildi. Hep bir yerlere koşturmaca… Sü­rekli hareket halinde olan insanlar… Neden böyleydi?

Kahvem gelmiş, masada duruyor. Düşüncelere dal­mışken fark edememişim. Bir yudum alıp bir de sigara yaktım. Yine en iyi arkadaşım sigaram oldu. Kahvem ve sigaram bittikten sonra hesabı ödeyip eve doğru yola koyuldum.

İşte yine aynı şeyler… Evdeyim, monoton hayatım­dayım. Konuşamadığım, aklımdan geçenleri söyleye­mediğim insanlar bana çok rahat şekilde istediklerini söyleyebiliyor. Bu durum sınırlarımı zorluyor. Onlar yapıyor, ben yapamıyorum. Yapmak isteyip de yapa­madığım çok şey var hayatımda. Yapamadım, zamanın­da konuşamadım, hep erteledim hayatımı, yaşantıma kötü davrandım. Ya artık hayatım da beni ertelerse? Neler diyorum ya! Yalnızlık söyletiyor bunları bana. Sohbet edecek kimse yok etrafımda. Bir dostum yok. Olsun be! Yaşamak güzeldir her şeye rağmen.

İşte yine aynı gece. Elimde sigara. Ne kadar da yıldız var bu gece gökyüzünde. Yarın hava güzel olacak sanı­rım. Düşüncelerle dolu kafamla birlikteyim bu gece de.

* * *

Sabah alarm sesiyle uyandım yine. Yıkadım yüzü­mü. Hemen üstümü giyinip çıktım evden.

Hava yine yağmurlu, tahminim tutmadı.

“Ferdi, dur, bekle beni!” dedi Büşra ve o adımı söy­lerken nefesim kesildi.

“Ne oldu Büşra? Nefes nefesesin.“

“Eski sevgilim arkamda. Beni takip ediyor. Tehlikeli biridir. Ne yapacağı belli olmaz. Benimle beraber yü­rüyebilir misin?”

“Tabii, ne demek. Hadi yürüyelim. İstersen koluma girebilirsin.”

Kalbim yerinden çıkacak gibiydi. İlk defa ona bu ka­dar yakındım. Saçları nasıl da güzel kokuyor; bu, dün­yanın en güzel kokusu olmalı. O güzel gözleriyle bana bakınca eriyorum; kelimeler boğazımda düğümleniyor, ne diyeceğimi bilemiyorum. Saçmalamaktan korkuyo­rum. Ya bir daha benimle konuşmazsa? Neden onunla konuşmuyorsun? Hadi, konuş! Söyle sevdiğini, gözle­rinde kaybolduğunu… “Dünyada senin için varım” de, “Benim ol” de… Tamam, kelimelere dökeceğim hisset­tiklerimi; duygularımı söyleyeceğim. Ona bu kadar ya­kın olduğum an, onun benim olduğu an olmalı.

“Büşra, şey…” dedim titrek bir sesle.

“Efendim Ferdi?“

“Ben seni…”

“Hey, siz ikiniz!” dedi arkamızdan gelen bir yaban­cı. Tam da her şeyi söylemek üzereydim.

“Ne var! Seni aşağılık! Rahat bıraksana beni artık! Biz ayrıldık!” dedi Büşra bağırıp çağırarak.

“Benim olmazsan kimsenin olamazsın! Seni öldü­receğim!” Silahını Büşra’ya doğrultmuştu.

Ona bir şey olmasına izin veremem! O benim suyum, yaşama sebebim! O yaşamalı! Önümüzde daha uzun yıllar var. Onunla olan hayallerim, düşüncelerim, her şeyim… Gidemez benden öylece. Bir şey yapmalıyım.

“Büşra, geri çekil!” dedim ve öne atıldım hışımla.

“Bu benim davam Ferdi, sen karışma!” dedi Büşra ama arkamdaydı hâlâ.

Tam karşımda duruyordu ayıdan bozma o insan bo­zuntusu. İri yapısı, neredeyse iki metreye varan boyu ve kel kafasıyla karşısında duran herkesi ürkütecek cinstendi. Böyle güçlü mü görünmek gerekiyordu Büş­ra’yı elde etmek için? Ama korktuğumu belli etme­meliydim. Belki bu şekilde Büşra’yı etkileyebilirdim.

“Bana bak ulan, kim olduğunu bilmiyorum ama Büş­ra’yı rahat bırak!“ dedim kaşlarım çatık ve bağırarak.

“Bırakmazsam ne olacak! Geri çekilmezsen önce seni harcarım!” Silahını bana doğrulttu.

Sıkamaz ama. Yapamaz. İnsan öldürmek öyle kolay mı? Yağmur da şiddetlendi. Gökyüzü bana mı ağlıyor­muş kaç gündür? Şimdi yapamazsam…

“Büşra’yı istiyorsan önce beni geçmelisin! Erkek­sen sık! Hadi! Hadi!”

PATTT!

Sıktı.

Kurşunun sesini duyabiliyorum. Üzerime gelen mer­miyi görebiliyorum.

Her şey neden bu kadar yavaş? Hareket edemiyo­rum.

Çok yaklaştı. Sanırım son saniyelerim.

Daha Büşra’ya söyleyemedim bile onu ne kadar sev­diğimi.

Tenime temas etti, acıttı biraz bu.

O da ne? Bu yıldırım benim üzerime geliyor. Yıldı­rım mermiden daha hızlı, sanırım çarpılacağım.

Böyle mi ölecektim? Elveda dünya! Sana bir şey ka­tamadım, üzgünüm. Sen de şimdi üzerinde yaşayan bu aciz insanı öldürüyorsun.

Yıldırım tam tepemde, mermi de göğsümü delmek üzere…

 

BÖLÜM 2

Neredeyim ben? Öldüm mü? Burası cennet mi yoksa? Burası neresi? Neredeyim? Ama bu el benim değil. Benim göbeğim de yoktu; bu nasıl oldu? Ben kimim? Bunu söyleyebilecek kimse yok mu?

Ben bu tip düşüncelerin arasındayken bir kadın girdi içeri.

“Kocacığım, günaydın. Hadi kalk, sana süper bir kah­valtı hazırladım,” dedi yanıma sokularak.

Bu kadın da kim? Onun kocası mıyım? Ölmedim mi? En son ölmek üzereydim. Bu nasıl olur? Bu vücut bana ait değil. Banyo nerede? Yüzüme bakmalıyım.

Yatak odasından çıkıp hemen yan tarafındaki kapıyı açtım. Evet, burası banyoydu. İçeri girip aynaya baktım.

Ama?

Karşımdaki yansıma patronum Furkan Bey’e ait. O mu oldum şimdi? İyi de nasıl olur bu? Bir açıklaması olmalı. Ölmem gerekmiyor muydu?

“Hadi Furkan, seni bekliyorum,” dedi içerideki gü­zel kadın nazik bir ses tonuyla.

“Tamam, geliyorum,” diye seslendim, ne yapacağı­mı bilmeden.

Madem durum bu. Ben de Furkan olurum.

Oh mis! Kahvaltı çok güzel görünüyor. Ulan Furkan, ne şanslı adamsın! Karın da güzel hatunmuş. Niye ofi­se hiç getirmediğin belli oluyor.

“Günaydın,” dedim ve kaldım öylece. Ona ne diye hitap etmeliydim?

Adı ne bu kadının? Ne diyeceğim ona? Furkan ne diye seslenirdi ki? Ne diyecek? Canım, cicim işte, ben de öyle diyeyim bari.

“Hayatım, nasılsın bu sabah?”

“İyiyim de… Sormazdın hiç… Sabah sabah böyle, şa­şırdım bir an.”

“Aman, neyse… Eee, anlat, ne var ne yok?”

Ne diyorum ben ya? İnsan karısıyla ne konuşur ki? Her şeyini biliyor olmam lazım, bir şey de soramam. İşe gideyim en iyisi, orada düşünürüm biraz.

“Hayatım ben çıkıyorum, işe geç kalmayayım. Kah­valtı çok güzel olmuş, eline sağlık, teşekkür ederim.”

“Ne diyorsun sen ya? İyi misin bugün?”

“İyiyim. Hem de çok iyiyim.”

Donuk bakışlarla bana bakmaya devam ediyordu, ne yapacağımı bilemedim. “Hadi ben çıktım.”

“Dur, arabanın anahtarlarını almadın. Seni şaşkın. Ne yapayım akşam yemeğine?” dedi ve o güzel kırmı­zı dudaklarını yaklaştırdı bana.

“En sevdiğim yemeği yap hayatım, hadi görüşürüz,” diyerek hızla çıktım evden, nereye gideceğimi bilme­den. Elimde araba anahtarı vardı. Kapının önüne ge­lip açma düğmesine bastım ve sinyal gelen arabanın önüne gittim.

Arabam da güzelmiş. Ey gidi Furkan Bey, ne güzel yaşıyorsun böyle! Artık bu güzel hayatın sahibi be­nim! Kimliğime bakayım, kaç yaşındaymışım? Otuz dört. Vay be! Benden büyüksün bir yaş. Dur bir daki­ka! Ben otuz dört yaşındayım, ben Furkan’ım, buna alışsam iyi olur.

Göz alıcı siyah rengiyle bakan birinin tekrar dö­nüp bakacağı son model spor arabama atlayıp iş ye­rime gittim.

“Arkadaşlar, günaydın,” diyerek girdim iş yerime.

“Günaydın Furkan Bey,” dedi çalışanlar güler yüz­le. Ayağa kalktı hepsi. Saygıyla selamladılar beni. Bu, muhteşemdi.

Eski masama doğru yürüyordum ki bana biraz da şaşkınlıkla bakan gözleri fark ederek hatırladım: Ben Furkan’ım! Kendime ait bir odam var! Hemen dönüp odama yöneldim.

Oda bu kez pek de güzel gelmedi gözüme neden­se. Simetrik olmayan iki tablo, gıcırdayan bir kapı, be­yaz tavan ve bej renkli halı ile süslenmeye çalışılmış bir yer.

“Furkan Bey, günaydın, çayınızı getirdim,” dedi ofi­simizin alımlı, sarışın sekreteri Burcu.

“Sağ ol Burcu Hanım, niye zahmet ettin, ben alır­dım,” dedim şaşkın bir ifadeyle.

“Aman efendim, her sabah getiririm ya size çayını­zı. Siz söylemiştiniz bana ‘Geldiğim anda çayım da gel­sin’ diye. Yanlış bir şey mi yaptım yoksa?”

“Yok Burcu. Her şey öyle güzel ki… Gidebilirsin.”

Ne güzelmiş patron olmak. Masamın karşısında­ki duvarda asılı kocaman televizyonu gördüm. Daha önce fark etmemiştim. Açtım hemen, belki benimle il­gili bir haber vardır.

“Bu sabah saatlerinde bulunan cesedin Ferdi Ak­yol isimli, otuzlu yaşlarda bir erkeğe ait olduğu ve­rilen bilgiler arasında. Kesin ölüm nedeni yapılacak otopsinin ardından belli olacak. Ferdi Akyol’un ulaşılabilecek herhangi bir yakının bulunmaması gerçek­ten de üzücü bir durum sayın seyirciler…”

Aaa! Bu benim! Ölmüşüm demek ki! Bu bedene na­sıl girdim peki? Ölmüş olmam lazım. Ölmek böyle bir şey mi yoksa? Neyse ya! Boş ver! Ben şimdiye baka­rım. Ferdi öldü, artık Furkan var. Yeni ve heyecan dolu süper bir hayat beni bekliyor. Bunun keyfini çıkara­lım biraz.

Bir saat kadar odamda oyalandıktan sonra çıktım oradan.

“Arkadaşlar, biraz rahatsızım, eve gidiyorum, bugün dönmeyeceğim,” diyerek çıktım ofisten.

Hepsi aynı anda ayağa kalktı, onlar için otomatik bir hareketmiş gibi.

Dar ve ince koridordan hızla geçip arabama yönel­dim. Hemen eve, karıma gitmeliyim. Özel zaman ge­çireyim biraz. Daha önce hiç kız arkadaşım olmadı. Konuşamazdım kızlarla. Artık konuşabilirim ve bir­ karım var!

Arabam da kaymak gibi gidiyor yolda. Ne kadar da şanslıyım. Güzel bir karım ve harika bir arabam var.

Kırmızı ışıkta durmuştum. Yanıma kilolu bir çinge­ne kadın yanaştı, çiçek satmaya çalışıyordu.

“Bir gül ver bakalım,” dedim ve sonrasında da hız­la karıma, yeni evime doğru tekrar yola koyuldum.

“Karıcığım, ben geldim. Özlemine dayanamadım, çıktım geldim. Sabah biraz garip davrandım, beni af­fet, bu gülü sana aldım,” dedim bir çırpıda. Çok sevinç­liydim ve gülümsüyordum.

“Teşekkür ederim sevgilim. Beni şaşırtıyorsun.”

“Karıcığım, seni çok özledim,” dedim neşeli fakat aç gözlerle ona bakarak.

Gözlerim vücudundaydı. Her yerini süzüyordum. İştahlı iştahlı bakıyordum ona. Bu tadı hiç tatmamış­tım. Hemen sert bir şekilde tutup attım yatağın üstüne.

* * *

Neden daha önce yapmadım böyle bir şeyi? Dün­yada hiç kimsenin görmediği farklı bir rengi görmek gibi, tarif etmek güç. Bundan sonra böyle rahatsın Fer­di… Hayır, ben artık Furkan’ım! Buna alışmam gerek.

“Karıcığım, çok iyi geldi bu. Bugün için teşekkür ede­rim, beni mutlu ettin. Şimdi izninle, dışarı çıkmam ge­rek, biraz işim var. Görüşmek üzere hayatım,” dedim ve üstümü giyinip çıktım hemen evden.

O kafeye bir de Furkan olarak gideyim de bir kahve içeyim, diye düşündüm. Kafenin lacivert tentesinin altında duran üç sandalyeli, üzeri cam masaya geçip oturdum.

Garson hemen yanımda bitti. “Hoş geldiniz Furkan Bey. Kahveniz hemen geliyor,” dedi.

Vay, Furkan’a bak sen! Neyse, gelsin kahvem, artık ne yapalım. Bir şey eksik ama ne? Sigara! Sigara! Si­gara içmiyorum. Canım istemiyor hiç. Bir koca gün­dür içmiyorum neredeyse. Yeni hayatımda ilk günü­mü doldurmak üzereyim. Ben Furkan’ım ve Furkan sigara içmiyor. Ferdi içiyordu. Nasıl oluyor da geçmi­şimi hatırlayabiliyorum ama Furkan’ın davranışları­nı da şaşırmadan uygulayabiliyorum? Beynim Furkan gibi, hislerim Ferdi gibi çalışıyor. Nasıl oluyor da hâlâ yaşıyorum? Nasıl nefes alabiliyorum? Düşünmekten kendimi alamıyorum. Bu, Tanrı’nın bana bir hediyesi mi yoksa sadece çok mu şanslıyım? Sanırım hayatta­ki tüm şansımı o an kullandım. Başka ne olabilir ki?

Yan masadaki yaşlı adamdan istesem mi bir sigara? Bir de güzel içiyor ki… Nasıl özendim şimdi. Sarı saçlı, altmışlı yaşlarda görünen, siyah çerçeveli kemik göz­lük takan, hafif iri yapılı, biraz kamburu olan bu beye­fendi güvenilir birine benziyor. Ondan isteyebilirim.

“Beyefendi, merhaba, bir sigaranızı alabilir miyim izninizle?”

“Tabii, buyurun.”

“Teşekkür ederim beyefendi. Siz iyi birine benziyor­sunuz. Tanışalım. Ben Furkan. Sizin isminiz nedir?”

“Klark ben. Alman vatandaşıyım. Üniversitede ça­lışıyorum.”

“Bay Klark, tanıştığıma memnum oldum. Ben ma­sama geçeyim, kahvem gelmek üzeredir. Görüşmek üzere.”

Yanılmamışım, kahvem gelmiş.

“Hey, garson! Ateşini ver bakayım!”

Of be, özlemişim! Ciğerlerimin yanışını, nikotinin neredeyse tüm damarlarımı dolaştığını duyar gibi­yim. Ama şu öksürük olmasa… Furkan ilk defa içiyor sanırım.

Eski evime doğru yol alayım. Oradan da adli tıbba uğramak lazım. Bakalım ne var ne yok. Ferdi’yi nereye defnedecekler? Gideyim de cesedimi ziyaret edeyim.

Masaya, kahve bardağının altına, cüzdanımdaki en büyük parayı sıkıştırdıktan sonra arabama binip ce­sedimi bulmaya gittim.

Sakin sakin arabamla giderken kaldırımın solunda ilerleyen iri yapılı biri dikkatimi çekti. Katilime ne ka­dar da benziyor böyle. Bir dakika! Bu gerçekten de be­nim katilim! O iri yapıyı ve kel kafayı nerede görsem tanırım. Bu ayı nasıl yakalanmadı bu saate kadar? Ta­kip etsem iyi olacak.

Az ilerideki bir ara sokağa girdi. Oraya araç girme­si yasaktı. İndim ve yürüyerek takibe başladım. Ara­mızda yirmi metre kadar vardı ama mesafeyi epeyce kapadım. İri yarı adam birden durup arkasına baktı ve hızla bana yöneldi. Kaçamadım. Derdi neydi aca­ba? Bir eliyle boğazıma yapıştı.

“Ne var ulan ayı!” dedim zar zor.

“Paramı ver! Ödememi yap!” dedi.

Neden bahsediyordu bu? Ne ödemesi?

“Sen vur dedin, vurdum! Doğru kişiyi vuramasam da ateş ettim! O aptal karşıma çıkmasaydı iş tamam­dı. Bana para lazım. Paramı ver!”

Anlaşılan şimdi de katilime beni öldürdüğü için öde­me yapacaktım. Bu kadar ucuz biri olamazdım.

“Kaybol buradan! Yok, para falan! Ödeme de yok! Ben­den sana para çıkmaz. Şu an elimden gelse kafana sı­kardım. Şimdi defol git buradan!” dedim.

Bir yandan da düşünüyordum: Furkan niye birini öldürtsün? Ne istiyor Büşra’dan? Neden onu öldürt­mek istiyor?

Sözlerime dayanamayan ayı boğazımdaki elini daha da sıktı. Nefes alamıyordum. Gözlerim kararmaya başladı. Bilincimi kaybetmek üzereyim. Sanırım ölece­ğim; bir kez daha!

Buraya kadarmış. Hayatın bana güzelliği, bir gün fazladan yaşamakmış. Elveda dünya!

Aynı kişi tarafından ikinci kez öldürülüyordum…

 

 

BÖLÜM 3

Nefes alabiliyorum. Hayattayım. Ama o da ne? Ellerim? Ellerim Furkan’ın boğazında! Boyum da uzamış. Olamaz! Olamaz! Şimdi de katil ol­dum! Ferdi ve Furkan’ın katili olan bir bedene hapsol­dum! Kusura bakma Furkan, kaçmak zorundayım! İyi kötü saatlerimiz oldu seninle. Gitmeliyim ama nere­ye? Nerede yaşar bu ayı?

Hemen hızla uzaklaştım oradan. Seri adımlarla baş­ka bir sokağa girip yürümeye başladım. Karşıdan bir kadın geliyordu. Gören herkesin dikkatini çekecek, yüksek topuklu kırmızı ayakkabı giymiş, açık sarı saç­lı, yürüyüşü kadınlarınki kadar nazik olmayan, epeyce açık giyimli hoş bir kadındı. Bana dikkatle bakıyordu. Beni tanıyor olmalıydı. Neredeyse burun buruna gel­dik. Yanımdan geçerken bana göz kırptı ve gitti, uzak­laştı oradan. Furkan’ın cesedinin bulunduğu sokağa sapmadı neyse ki. Böylece cesedi de görmedi.

Ben kimim? Adım ne? Elimi üzerimdeki mavi renkli eski kot pantolonun arka cebine attım, cüzdanını eli­me aldım. Kimliğime bakacağım. Kim olduğumu, adı­mı soyumu bilmeliyim.

İsmim Umut. Otuz yedi yaşımdayım. Bir katile, in­sanların umudunu söndüren bir pisliğe göre ne kadar saçma bir isim! Nefret ediyorum bu bedenden! Neden bunun içindeyim? Neden uzaklaşamıyorum bu çevre­den? İçine girdiğim insanların bilinçlerine ne oldu, ne­reye gittiler? Kafamda cevap bulamadığım sayısız soru. Nereye kadar devam edeceğim böyle? Daha ne kadar bu bedende kalırım? Hiçbir şeyi bilmiyorum. Uzaklaş­malıyım bu çevreden, insanlardan; yalnız kalmalıyım.

Ferdi’yi özlüyorum. O yalnızlığımı, dinginliğimi, sade yaşamımı, monotonluğumu, sıkıcı hayatımı geri istiyo­rum. Sıkıldım bu hareketlilikten, sürekli koşturmak­tan; bana göre değilmiş.

Ne kadar da terledim böyle. Üzerimdeki gri tişört ıs­lanmış. Sanırım fazla kilodan bunlar. Koşamıyorum da. Hem nereye gideceğim ki? İntihar mı etsem acaba? Ya bir daha gelemezsem dünyaya? Ya bir daha göremez­sem Büşra’yı? Evet, Büşra! O nerede şimdi? Ne yapı­yor? Ona ulaşmam gerek ama onu öldürmeye çalışan bir katil olarak bunu nasıl yaparım? Belki anlatırsam anlar. Ne saçmalıyorum? Kim inanır buna, bu olanla­ra? Çocuklara anlatılan masallar bile daha gerçekçi.

Nasıl bir hayat yaşıyorum ben? Kimin hayatını yaşı­yorum? Ferdi’den kalan bir şeyler var beynimde; onu mu yaşamalıyım? “Ben Ferdi’yim” mi demeliyim? Yok­sa devam mı etmeliyim Umut’un hayatına? Yanıt bu­lamıyorum.

İçine girdiğim bedenlerde yaşayan insanlara ne oldu? Neyi yaşıyorum ben? Herkes mi yaşıyor bunu? Yoksa ölüm diye bir şey yok mu? Sadece beden değiş­tirmek mi var? Ya da sadece bana bahşedilen bir şey mi bu? Umut’un bedeninde ne kadar kalacağım; ölene kadar mı? Tekrar gelecek miyim dünyaya? Gelemeye­ceksem, gidip Büşra’yı bulsam iyi olacak.

Cesedi epey bir arkamda bıraktıktan sonra güne­şin varlığını hissettiğim açık bir alana vardım. Gözle­rim kamaştı.

Büşra’nın evini hatırlıyorum; yirmi yedinci sokakta, sağdan sekizinci ev. Gidip görmeliyim onu. Bu hayatta­ki tek gerçekliğim o. Diğer her şey sahte, her şey yalan!

Güneşin yüzüme vurduğu caddede Büşra’nın evine doğru yürüdüm. Çok geçmeden oraya ulaştım. Balko­nunu görebiliyordum.

Üçüncü katta kalıyordu ama daire numarasını ha­tırlamıyorum. Aslında bilmiyorum demek daha doğ­ru. Hiç evine çıkmadım ki. Nerden bileceğim?

Camı kapalı. Perdesi örtülü. Evde değil sanırım. Onu bulmalıyım. Bir kere de olsa görmeliyim.

Polis arabalarına özgü siren seslerini duydum. Sa­nırım Furkan’ı buldular. Buradan uzaklaşsam iyi ola­cak. Seni bugün de göremedim Büşra.

Şehir merkezinden uzak bir yere gitmeliyim. Üni­versiteye giden yolda bir baraka var diye hatırlıyo­rum. Fakat hiç üniversiteye gitmedim ki. Nasıl hatır­lıyorum bunu?

Biraz ileride durak var. Bekleyen otobüsün üzerin­de “üniversite” yazıyor. Sanırım buna bineceğim.

Hemen araca bindim. Cebimden çıkardığım tüm bo­zuk paraları şoföre verdikten sonra arkadaki boş bir koltuğa oturdum. Olup bitenleri tekrar düşünmeye başladım. Aklımdaki sorular yanıtsız kalıyor ve beni bir hüzün kaplıyordu. Bir yandan da Bu cüssedeki biri ağlarsa millet ne tepki verir, diye düşünüyordum ama kendimi tutamadım, ağlamaya başladım. Peki, bu ka­dar duygusal olan Ferdi miydi, Umut mu?

İneceğim yere gelince otobüsü ağır adımlarla terk ettim. Eski ahşap barakaya doğru yola koyuldum.

Orada kimse var mı? Kiminle karşılaşacağım?

Bu düşüncelere rağmen hislerim beni buraya ge­tirmişti. Kapıyı itip içeri girdim. Çıkan gıcırtı sesi ür­küttü beni biraz.

İçeride biri vardı. Yattığı yıpranmış koltuktan kalk­madan konuşmaya başladı. “Parayı aldın mı?”

“Ne parası?” diye çıkıverdi ağzımdan.

“Para işte!” dedi öfkelenerek. Ayağa kalktı. Kaslı ve güçlü görünüşü iyice gün yüzüne çıktı. “Furkan’dan parayı aldın mı?”

“Yok,” dedim. “O öldü. Ben öldürdüm. Bir cinayet daha işledi bu eller.”

“Ben gidiyorum! Sen bak başının çaresine!” dedi ve gitti.

Bu da kimdi şimdi?

İçeriye geçtim. Koltuğa oturdum.

Dinleneyim biraz.

Olanları düşünürken uykuya dalmışım.

 

 

 

BÖLÜM 4

Burası da neresi? Her tarafta ışık var. Önümü görmekte zorlanıyorum. Ve ellerim… Ellerimi göremiyorum. Neredeyim ben? Sadece ışık var.

Neredeydim? Yan tarafta Furkan’ı gördüm; öylece bekliyordu. Derken Umut’u fark ettim ve yan yana sı­ralanmış daha nice insan. Sadece yüzleri belirgindi. Sessizce bekliyorlardı.

Ben de buradaydım. Onların arasında bir ışıktım sa­dece. Bir noktaydım bu arafta. Evet, araftayım! Herkes­le birlikte bekliyorum. Fakat benim farkım ne? Her­kes buradayken ben neden tekrar tekrar dönüyorum dünyaya? Neden farklı hayatlar yaşıyorum? Ne anla­mam gerek bundan? Ne anlatılmaya çalışılıyor bana?

Bir anda korkuyla açtım gözlerimi. Fakat o da ne? Kim olmuştum ben? Umut değildim. Kendimi çok güçlü hissediyordum. Kollarım ve vücudum çok iyi görünü­yordu. Fakat hislerim vücudumun tam tersiydi. Neden böyle hissediyordum? Darmadağın olmuş düşünce­lerime ve içimi kaplayan ölüm arzusuna engel olamı­yordum. Yüksek bir binanın tepesinde düşmeye ra­mak kala yakalanmıştım. Bu bedene şimdi ne olacaktı?

Kim olduğumu öğrenmek istiyorum. Dengemi kay­bettim. Düşeceğim. Sanırım tekrar öleceğim. Bu sefer düşerek, parçalanarak. Kim bu beden? Neden bu be­dendeyim şimdi de?

Ayaklarımın ileri attığı adıma engel olamadım. Hızla yere düşerken gökdelenin camında kendimi gördüm. Bu, barakadaki kişi. İntihar eden o. Tam da o anda mı yakalandım bu bedene?

Kafa üstü çakılacaktım ve yere o kadar hızla düşü­yordum ki bu çok heyecanlıydı. Beynim parçalanacak­tı. Hissedecek miydim acıyı?

Kaldırım taşlarını görebiliyordum. Yere çakılmama birkaç metre kala Büşra’yı gördüm. Düşüşümü izliyor­du korku dolu gözlerle.

Ve aynı anda başımın kaldırım taşına çarpmasını hissettim.

Bu ne tarifsiz bir acı! Canım çok yandı. Kafatasımın kırılma sesini duyabiliyordum…

 

 

BÖLÜM 5

Hâlâ biraz canım yanıyor. Ne yapıyorum ben? Dizlerimin üstünde duruyorum. Ellerim yer­de. Kedi, köpek falan mı oldum bu sefer?

Kafamı kaldırıp karşıda duran soluk kahverengi çerçeveli aynaya baktığımda önce gözlerimi gördüm, sonra saçlarımı. Uzun sarı saçlarım vardı. Yüzümü gör­düm. Kadın mı olmuştum? Evet, Umut’un bedeninde Furkan’ı öldürdükten sonra ara sokakta gördüğüm o kadın olmuştum.

Sevişiyordum. Arkamdaki erkeği aynadan gördüm. Tam da ilişki sırasında bu bedene girmiştim. Kadın ol­mak, sevişmek böyle bir duygu mu? Hiç anlatılanlar, yazılanlar gibi değil. Erkekten on kat fazla zevk almak diye bir şey yokmuş meğer yalanmış onlar.

İleri geri gidiyordu bir şey. Çok sertti ve canımı ya­kıyordu. Elimi önüme attım ve… O da ne öyle? Ben de erkeğim! Ama nasıl bir şey bu böyle? Kadın değil er­keğim ve sevişmede bir kadının rolünü üstlenmiş du­rumdayım. Bunu kendime, gururuma yediremedim ve ittim arkamdakini.

Çok sinirlendi. Pis pis baktı bana. “Parasıyla değil mi ulan fahişe! Ne yapıyorsun sen! Parasını peşin al­mayı biliyorsun! Yat şuraya, işim daha bitmedi!” dedi.

Dayanamadım ve elimi sıkıp sağ gözünün altına tüm gücümle bir yumruk attım.

Geriye doğru sendeledi, sonra kendini toparladı ve bana dönüp “Ulan kaşar, senin ölümünü kimse umur­samayacak!” dedi. Sağ elini arkasına attı, silahını çı­kardı, bana çevirdi ve sıktı.

İkinci kez silahla ölecektim. Çok acıtmıyordu, bili­yordum. İlkinde canım fazla yanmamıştı.

Üzerime gelen mermiyi görebiliyordum. Göğsüme doğru geliyordu.

Derken adam bir kez daha sıktı. İki mermi de üstü­me geliyordu. Bu benim son ölümüm olabilirdi. Bel­ki de bir daha gelmezdim dünyaya. Bilmiyordum. So­num böyle mi olacaktı?

İlk mermi soluma, kalbimin hizasına saplandı. İçeri girişini hissedebiliyordum. Canımı yakmıştı bu sefer.

Ve kalbime ulaştı.

Kalbimin patladığını hissettim…

 

BÖLÜM 6

Gözlerimi ağır ağır araladığımda dikkatimi ilk çeken önümdeki masanın sağ köşesinde du­ran küllük ve yanar vaziyetteki sigara olmuş­tu. Ellerime baktığımda yaşlılıktan buruşmuş bir deri gördüm. Küçük bir cep aynası vardı soldaki mavi tü­kenmez kalemin yanında, elime aldım. Yüzüme ba­kacaktım. Gördüğüm kişi, kafede sigara aldığım ihti­yar adamdı.

Kimliğime bakayım da kim olduğumu öğreneyim, diye düşündüm bir kez daha. Elimi ceketimin iç cebine attım. Cüzdan buradaydı. Kimliğimi çıkardım içinden. İsmim Jan Klark. Astrofizik mühendisiyim. Almanya vatandaşıyım. Sanırım bu üniversitede çalışıyorum.

Masada duran kâğıtlar gözüme çarptı; el yazısıyla dol­durulmuş birkaç sayfa vardı. Alıp okumaya başladım:

Dünya, uzay ve evrene dair teorim:

Evrende her şey atomlardan oluşuyor. Her element, her madde birtakım atomların bir araya gelmesiyle oluşmakta. Te­orime göre, biz bir atomun parçasıyız; yaşadığımızı varsay­dığımız bu evren, galaksimiz ve güneş sistemimiz, hepsi, her şey… Dünya’nın atomun etrafında dönen bir elektrondan iba­ret olmadığını kim söyleyebilir? Güneş’in de atomun merke­zindeki proton ve nötrondan ibaret olmadığı kanıtlanabilir mi?

Evrenimiz bir atom ve onun gibi sayısız atom, yani evren var. Dünyamız bir elektron olabilir. Çekirdeğin etrafında hızla dönmektedir. Bu hız, zamanı ortaya çıkarmaktadır. Bizim elekt­ronumuzla birlikte doğan ve hareket eden başka bir Elektron Dünya’nın içinde de biz yaşamaktayız. Farklı hayatları fark­lı biçimlerde yaşamaktayız. Yol ayrımında diğer yolu seçmiş bir sen var orada; kaderin sunduğu diğer yolu seçen bir sen.

Çoklu Evren Teorisi

Jan Klark

Doğru söylüyor olabilir ama sonuçta yazdığı şey bir teori ve kanıtlanması imkânsız gibi. Bu teorinin yazarı Klark bir bilim adamı ve ölmeden önce okullarda tar­tışılan bir eser bırakmak istemiş sanırım.

Evet, şimdi ne yapacağım? Yaşlı biri oldum artık.

Sahip olduğum beyne bakılırsa zeki bir insanım; hayattaki birçok şeyin cevabını bulabilirim.

Yaşadığım her şeyi, her olayı düşünmeliyim. Umut, Büşra’yı vurmak isterken beni vurdu ve Fur­kan oldum. Furkan öldüğünde Umut, Umut öldüğün­de barakadaki adam, o da öldüğünde bir travesti ve şimdi de bir astrofizik mühendisi oldum.

Bu, hayatın bana sunduğu bir bilmece mi? Çözmem mi gerek? Umut neden Büşra’yı vurmak istedi? Nasıl bir geçmişleri vardı?

Sahi… Hiç gençleşmedim, her bedende biraz daha yaşlandım. Belki de bu son bedenim.

Ne zaman öleceğim? Son zamanlarım mı bu sani­yeler?

Sol kolum uyuşmaya ve kalbim acımaya başladı. Eyvah! Cevap bulamadığım sorularla ebediyen gideceğim bu dünyadan!

Sağ elimi kalbime götürdüm. Sanırım kalp krizi geçiriyordum.

Aklımdan geçen son şey Büşra oldu. Neredeydi? Onu görmek istiyordum…

 

 

BÖLÜM 7

Son nefes…

 

Nefes alabiliyorum. Hayattayım. Bir hastanede olduğumu tavandaki loş ışıktan anladım. Gözlerimi açtığımda karşımda duran kişiyi aşırı derecede miyop olan gözlerimle zar zor seçebildim.

Büşra’ydı ve ağlıyordu. Gözlerinden hiç durmadan yaşlar akıyordu. “Sen de gitme benden!” diyordu.

Neler oluyordu?

Büşra, “Baba!” dedi bana çok acıklı bir sesle.

Öylece kalakaldım. Hiçbir şey düşünemedim. Göz­lerine bakakaldım. Onu görüyordum, kokusunu du­yuyordum fakat bana “baba” diyordu.

Ah hayat, yine yaptın bana yapacağını, diye düşün­düm. Bana istediğim gibi Büşra’yı göstermişti ama ba­basının gözlerinden ve son saniyelerini yaşayan biri olarak. Artık daha da yaşlıydım.

Büşra, “Baba, çok kötü şeyler yaptım,” dedi. “Bir ci­nayete sebep oldum. Sevdiğim adam öldü. Hayattaki tek varlığım olan sen de gidiyorsun şimdi.”

Tıkanarak ve çok zor konuşarak da olsa “Kim senin sevdiğin adam?” diye sordum.

“Furkan,” dedi inleyerek. Gözyaşları içinde anlat­maya devam etti. “Furkan evliydi ama beni çok sevi­yordu baba. Ben de onu çok seviyordum. Günlerimin çoğunu onunla geçirirdim. Birçok kez birlikte olduk, beraber yaşadık. Onunla çok şey paylaştım. Karısın­dan ayrılacak ve benimle yaşayacaktı ama yapama­dı. Ayrılamadı karısından. Bir gün başka bir adamla tanıştım. Serseri tipli, iri yarı biriydi. Tam Furkan’ın zıddıydı. ‘Onunla olursam Furkan’ı daha kolay unutu­rum’ diye düşündüm ama olmadı, ilişkimiz çok kısa sürdü. Sonradan öğrendim ki Furkan ilişkimiz bitin­ce her şeyi karısına anlatırım diye korkmuş, benden kurtulmak istemiş, yeni sevgilim de bunun için tut­tuğu kişiymiş. Her şey ayarlanmış yani. Neyse ki işler Furkan’ın planladığı gibi gitmedi. Biri beni kurtardı.”

Sözünü kesmeye çalıştım. İnsanın elini kaldırma­sı ne kadar zor olabilirdi ki? Neredeyse tüm gücümü kullanarak isteğimi yaptım ve titreyen parmaklarım­la Büşra’nın dudaklarına dokundum. Benim hakkım­daki fikrini öğrenmeliydim. Güçlükle “Ferdi?” dedim.

Bir an bana ‘o ismi nereden biliyorsun’ der gibi bak­sa da bir şey sormadı. “Evet, o, Ferdi,” dedi. Gözyaşları içinde devam etti. “Ferdi hayatımı kurtaran kişi ve benim için neden kendi canını ortaya koyduğunu an­layamadım. Onu öldürdükten sonra Umut nasıl yaka­lanmadan saklanabildi, onu da bilmiyorum. Baba, bil­diğim tek şey var ki Ferdi aslında…”

Bu kez elimi daha hızlı kaldırmayı başarıp onu sus­turdum. Ferdi hakkındaki düşüncelerini artık bilmek istemiyordum. Parmağım dudaklarında, öylece dur­dum.

Tamam, artık gidiyordum bu dünyadan. Büşra’nın hayatında iz bırakan herkesin hayatını yaşamıştım. Anlamıştım ki hiç kimse Ferdi kadar temiz değilmiş ve hiçbiri onun kadar saf sevmemiş.

Gözlerimi açıp kapatırken çok zorlanıyordum. Za­manımın tükendiğini hissedebiliyordum.

Son kez nefes aldım ve Büşra’nın gözlerine bakarak son kelimelerimi söyledim.

“Seni seviyorum.”

 

SON

Oy kullanabilmek için giriş yapmalısın. Eğer üyeliğin yoksa buradan kayıt olabilirsin.

Hızlı Yazı Geri Bildirim Tablosu

İkonların üstüne getirerek anlamlarına bakabilir,tıklayarak geri bildirimde bulunabilirsiniz.Ayrıntılı açıklama için "Sembol Kütüphanesine" başvurun.Verilen puanlar geri alınamamaktadır.

  • Hikaye Temposu Düşük
    Hikaye Temposu Düşük
  • Yavaşla Biraz Dostum!
    Yavaşla Biraz Dostum!
  • Anlaşılması/Takip Etmesi Zor
    Anlaşılması/Takip Etmesi Zor
  • Hikaye fikir için fazla kısa
    Hikaye fikir için fazla kısa
  • Hikaye fikir için fazla uzun
    Hikaye fikir için fazla uzun
  • Tam zamanında!
    Tam zamanında!
  • Mantık hataları ve Tutarsızlıklar
    Mantık hataları ve Tutarsızlıklar
  • Detay Eksikliği
    Detay Eksikliği
  • Detay Fazlalığı
    Detay Fazlalığı
  • Güzel fikir ama uygulama daha iyi olabilir!
    Güzel fikir ama uygulama daha iyi olabilir!
  • Ortalam fikir ama iyi uygulama!
    Ortalam fikir ama iyi uygulama!
  • Bıçak gibi keskin uygulama
    Bıçak gibi keskin uygulama
  • İyi dilbilgisi ve imla kullanım.
    İyi dilbilgisi ve imla kullanım.
  • Komik!
    Komik!
  • Güçlü Sembolizim
    Güçlü Sembolizim
  • Kör gözüne parmak
    Kör gözüne parmak
  • Gönderme Bağımlısı
    Gönderme Bağımlısı
  • Sağlam Kökler
    Sağlam Kökler
  • Zamansız
    Zamansız
  • Teknoloji Açıklama Kitapçığı
    Teknoloji Açıklama Kitapçığı
  • Derin ve Canlı Karakterler
    Derin ve Canlı Karakterler
  • Tek Boyutlu karakterler
    Tek Boyutlu karakterler
  • Stereotip Karakterler
    Stereotip Karakterler
  • Seçilmiş Kişi Sendromu
    Seçilmiş Kişi Sendromu
  • Karakterin motivasyonu/hareketleri/arka hikayesi uyumsuz
    Karakterin motivasyonu/hareketleri/arka hikayesi uyumsuz
  • Hikaye Sıkıcı ve Sıradan
    Hikaye Sıkıcı ve Sıradan
  • İlham verici
    İlham verici
  • Taze Fikir!
    Taze Fikir!
  • Sürükleyici!
    Sürükleyici!
  • Mükemmel bir Yolculuk
    Mükemmel bir Yolculuk
  • Fazla Düz Anlatım!
    Fazla Düz Anlatım!
  • Yaşanabilir Atmosfer!
    Yaşanabilir Atmosfer!
  • Bu Gezegende Yaşam Yok!
    Bu Gezegende Yaşam Yok!
  • Enteresan Burgular/Ayak oyunları
    Enteresan Burgular/Ayak oyunları
  • Fazla Tahmin Edilebilir
    Fazla Tahmin Edilebilir
  • Seri Üretim
    Seri Üretim
  • Tanrının Eli!  Deus Ex Machina
    Tanrının Eli! Deus Ex Machina
  • Umut Vadediyor
    Umut Vadediyor
  • Başyapıt!
    Başyapıt!
  • Kötü Fikir
    Kötü Fikir
  • Yakıt/Fikir Az
    Yakıt/Fikir Az

4 Yorum

  1. Cevapla

    Hikayeyi okuduktan sonra ilk düşündüğüm şey “sürükleyici” olduğuydu. Yazım güzel ve akıyor. Ana karakterin sıkışmışlığı ve çekingenliği iyi yansıtılmış ve karakterlerin kafasındaki gelgitleri okumak hoş.

    Hikaye açık konuşmak gerekirse etiketlendiniz gibi “harici bilimkurgu”/ hard sci-fi dan uzak ama önemli değil 😊.Hatta fantezi bile olabilirdi.

    hikayeye olan eleştirim yan karakter ve mekanların çok standart olarak seçilmiş olması. İşyerinde belki rutin ve sıradanlık kabul edilebilir fakat en azından her zaman gittiği kafenin bir özelliği olsaydı. Yada “patron” karakteri çok stereotip şeklinde karşımıza çıkıyor. Belki otoriterliğyle, arabasıyla ve güzel karısıyla hikayede fazla kılçıksız ve işlevsel duruyor.

    Elinize sağlık ☺️ daha ağır bir bilimkurgu kurgusuyla neler yapabileceğinizi merak ediyorum.

  2. Cevapla

    Güzel düşünceleriniz, yorumunuz ve eleştiriniz için teşekkür ederim.

  3. Cevapla

    Elinize sağlık. Gayet sürükleyici ve keyifli bir hikaye.

Yorum Yaz

Email adresin yayınlanmayacak.Required fields are marked *

Kullanabileceğin <abbr title="HyperText Markup Language">HTML</abbr> kodları: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.